Sayfalar

geliştiren hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geliştiren hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2011 Salı

Atatürk'ün bilinmeyen yönlerine devam

Türkiye Büyük Millet Meclisi Ona Mareşal unvanını vermişti ama, askeri manevralar hariç Mareşal üniformasını hiç giymedi. Halbuki,



Fransız Devlet Başkam Mareşal De Gaulle, asker üniforması ile Fransız halkını daha çok etkileyeceğim düşünürdü. Bu yüzden de, bütün

TV konuşmalarını Mareşal elbisesi ile yapardı. Atatürk, 1929 yılında Yüksek Askeri Şûra üyelerine verdiği bir akşam yemeğinden sonra

konuşurken; "Benim artık askerliğim kalmadı!" diyerek beraberinde getirdiği askeri elbise ve teçhizatını Yüksek Askeri Şûra üyelerine

hatıra olarak bir, bir dağıttı. Yakasında Mareşal arması olan peleriniyle, süvari Kolordusunu Ilgın’da teftiş ederken taktığı işlemeli

gümüş kılıcı ve altın işlemeli hançeri de Orgeneral Fahrettin Altay'a verdi.
 
 
2. ÇAĞINI AŞAN BİR KÜLTÜR'E SAHİPTİ




02.1. "Sanat toplumun hayat damarlarından biridir!"



Atatürk, nihayet İdadi ve Harp Okulu mezunu bir Osmanlı Paşası'dır. Ama çok gezmiş, çok okumuş ve çok değerlendirmiştir. Picardi manevralarına katılmak için Fransa'da bulunduğu sırada, ateşe mili ter olarak Sofya'da yaşadığı dönemde, Veliaht Vahdettin'in yaveri olarak katıldığı Almanya seyahatinde ve mide rahatsızlığının tedavisi için Avusturya'nın Karlsbad ve Viyana şehirlerinde bulunduğu dönemlerde ve özellikle Madam Corinne ile dostluk ilişkileri süresince, daima kültürünü zenginleştirmiş, batının sosyal ve kültürel yaşantısını çok yakından gözlemlemiş ve ileride uygulama fırsatı bulursa gerçekleştireceği reformların düşünce alt yapısını oluşturmuştur.



Atatürk, her devrimim bilinçli ve plânlı yapmıştır. Operayı da, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nı da, Güzel Sanatlar Mektebi'ni de O kurdurtmuştur. Tiyatro sanatçılarının hazır bulunduğu bir toplantıda : " Efendiler ! Siz hayatınızda Paşa, Mebus olabilirsiniz ! Vekil olabilirsiniz ! Hattâ Reisicumhur olabilirsiniz ! Ama hiçbir zaman sanatçı olamazsınız ! Sanat toplumun hayat damarlarından biridir!" demişti.



02.2. Sanayii Nefise Mektebi



Atatürk, güzel sanatların gençliğe öğretilmesi ve halk içinde yaygınlaştırılması için Sanayii Nefise Mektebi'ni kurmuştu. Almanya'da güzel sanatlar tahsil ederek yurda dönen genç müzikolog Cevat Memduh Altar'ı bir gazete haberi üzerine, bir sinemada film seyrederken buldurtarak, ona yeni kurulan " Sanayii Nefise Mektebini emanet etmişti. Cevat Memduh Altar'dan dinlediğimize göre, masasında, çağının en kıymetli tarih, musikî ve güzel sanatlar arşivinin yanı sıra, " La Music " adlı genel müzik ansiklopedisi sürekli açık duruyordu.



02.3. Arap şarkıcı Cemaliye'ye önerisi



(Cemal Oranda, "Atatürk'ün Uşağı idim", 1973, s 119)



Atatürk, sık, sık Saray burnuna giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla beraber müzik dinlemeyi çok severdi. Mısırlı muganniye Cemaliye’ yi ilk kez orada, Park Gazinosunda görüyorduk. Kadının sesi gerçekten güzeldi. Kadın Atatürk'ü selamlayarak billur gibi sesiyle Arapça şarkılar söyledi. Konserinde büyük bir başarı kazanıp bol, bol alkışlandı. Atatürk hiç konuşmadan büyük bir dikkatle dinledi. Şarkı bitince kadını yanımıza çağırdı. Batı müziğini de öğrenmesini öğütledikten sonra, "Bu sesle bütün dünya seni dinler. O zaman işte şöhretini tam yaparsın!" dedi. Kadın da teşekkür ederek ayrıldı.



O zaman, Atatürk'ün bu sözleri Mısırlı muganniyeye niye söylediğini anlayamamıştık. Biz her alanda büyük bir devrim yapmış, Arap dünyasından ayrılıp batıya yönelmiştik. Acaba, Atatürk doğu dünyasının kültür ve sanat alanında bizi izlemesini mi hatırlatmak istemişti? Yoksa, Atatürk Türk musikisini sevdiği halde, müzik devrimimizin ancak, Batı müziğini benimsemek ve uygulamakla gerçekleşeceğine mi inanıyordu? Evet, yoksa bunu düşünerek mi Mısırlı hanendeye yol göstermek istemişti ? Bunu daha sonraları çok iyi anladım!



02.4. "Türk Milleti artık şen olacaktır !"



(Cemal Oranda, 'Atatürk'ün Uşağı idim', s .123)



Gül hane Parkındaki şenliklerde Mısırlı muganniyeden sonra, alafranga müziğe geçildi ve coşkulu müzikle halk doyasıya dans etti. Daha sonra, Eyüp sultan Cemiyeti öğrencilerinden kurulu ve Kemani Mustafa Beyin Fasıl Heyeti konserine başlandı. Heyetteki sazcılar, kadın olsun, erkek olsun rast gele giyinmişler, böyle seçkin bir toplantıya yakışıksız elbiselerle gelmişlerdi. Bu hal Atatürk'ün gözünden kaçmadı. Canının sıkıldığı belli oluyordu. Bunu da, onları dinler gibi görünürken önündeki gazeteye dalmış olmasından anlıyordum. Atatürk, bir ara Fasıl Heyetinden programlarını istetti. Olmadığını öğrenince üzüntüsü daha da arttı. Fasıl Heyetini zor durumdan kurtarmak için tutup sevdiği şarkılardan bir liste yapıp, sahneye gönderdi. Listenin başında galiba, Faize Hanımın bestesi olan Şataraban makamında, "Bade-i vuslat içilsin kâse-i fağfurdan" şarkısı vardı. Atatürk, bu şarkıyı çok severdi ve sofrada keyifli zamanlarında kendi sesiyle okurdu. Fasıl Heyeti bu şarkıyı da iyi çalamayınca Atatürk sinirlendi. Konserden sonra mikrofona gelerek şunları söyledi:



"Her zaman, her yerde olduğu gibi bu gece de burada aziz Milletimizle karşı karşıya geldiğim anda büyük bir kuvvetin etkisi altında kaldığımı duyuyorum. Bu kuvvet nedir? Türk halkının, Türk toplumunu meydana getiren yüksek insanların halk kaynaklarından yükselen hislerin, arzuların, heyecanların, hazların bir noktada, bir hedefte, bir gayede birleşmesidir. Bu kuvvetin bu kadar ortaklaşa olabilmesi, O’nun çok temiz, çok asil olduğunu göstermektedir.



Bu gece burada Doğunun en seçkin iki musiki heyetini dinledim. İlk olarak sahneyi süsleyen Mısırlı muganniye, sanatkâr olarak başarılı idi. Fakat, benim Türk duygularım üzerindeki görüşüm şudur ki, artık bu basit musiki, Türklüğün çok gelişmiş ruh ve duygularını kandırmağa yetmez ! Arada medeni dünyanın müziği de işitildi. Bu ana kadar Şark musikisi karşısında uyuşuk duran halk, hemen ayağa kalktı. Hepsi neşe içinde oynadı. Tabiatın icabını yaptı.



Türk, yaradılış olarak şen ve satırdır. Eğer Türkün bu güzel hasleti şimdiye kadar fark olunmamışsa, kendisinin kusuru değil, acı felâketlerin sonucudur. Türk milleti işte bunun için gamlı görünüyor. Fakat, artık hatalar düzeltilmiştir. Türk milleti artık şen olacaktır!"



Böylece, alaturka âşıklarına batı musikisi devrimini de kabul ettirmek istiyordu!



02.5. Alaturka musiki yasaklanıyor!



(Cemal Oranda, "Atatürk'ün Uşağı İdim" isimli kitaptan, 1973, s. 122)



Aslında, Atatürk kendisi de alaturka musikiden çok hoşlanırdı. Hattâ, çoğu geceler sevdiği şarkıları sanatçılarla birlikte seslendirirdi. Ancak, kendi beğeni ve isteklerini bile sırası gelince devrimler uğruna çiğnemekten kaçınmazdı. Dil konusunda olduğu gibi, müzik alanında da kendi beğeni ve alışkanlıklarını çiğnemiş, alaturka müziği sevdiği ve sofrasından hiç eksik etmediği halde, Batı müziğine inanmış, Batı müziğinin gelecek kuşakların müziği olduğunu söyleyerek, Devlet Konservatuarlarının temellerini attırmıştır. 1924'de kurulan Musiki Muallim Mektebi, 6 Mayıs 1936 yılında, Atatürk' ün buyruğuyla Ankara Devlet Konservatuarı halini almış ve yurtta Batı müziği kültürünü eğitim yoluyla yerleştirmeye başlamıştı.



Özel hayatında alaturkalıktan kurtulamayan Atatürk, Batı musikisinin ve operanın toplum içinde iyice yaygınlaşmasını ve Türk müzik kültürüne iyice yerleşmesini sağlamak ve bunu pekiştirmek üzere, 1934 yılında gazinolarda ve radyolarda Türk müziği çalınmasını ve alaturka şarkı söylenmesini yasaklayacak kadar ileri gitmişti. Ancak, radyolardan alaturka müziği kaldırması tepkilere yol açmış, alaturka sevenler bu hale çok üzüldüklerini, Türk müziği duyamamaktan kulaklarının paslandığını söylemekten bile çekinmemişlerdi. Bir gece Dolma bahçe Sarayında Yunus Nadi, Atatürk'e bu konuda yakınmaları sıralayarak şöyle demişti: “ Paşam ne olur alaturka şarkılardan bizi mahrum bırakmasınlar. Zevkimize, duygularımıza el attığı için çok üzülüyor ve inciniyoruz". Atatürk, bu sözlere şöyle karşılık vermişti: "Alaturka şarkılardan ben de hoşlanıyorum. Fakat, unutmamak gerekir ki, devrim yapan bu nesil, bazı fedakârlıklara katlanmasını bilmelidir! Ancak, millî türkülere yer verilmelidir!".



02.6. Alaturka musikiye konulan yasak kalkıyor



Alaturka musikinin radyo ve gazinolarda yasaklanmasından sonra, Münir Nurettin, Hafız Burhan ve Safiye Ayla gibi şarkıcılar tango söylemeye başladılar. Her birinin 78 devirlik tango plâkları dahi çıkmıştı. Fakat, bir akşam Atatürk'ün canı Türk musikisi istiyor. O zaman Ankara'da musikişinas ve bestekâr Dr. Sıtkı Falay ve tamburi Osman Pehlivan var. "Hadi!" diyor Atatürk "Onlara gidelim!".



Gece 22:00 sularında Dr. Sıtkı Falay’ın evine gidiliyor. Sıtkı beyin udu, Osman Pehlivan'ın tamburu ve Sıtkı Beyin eşi Vasfiye hanımın güzel sesi eşliğinde, Rumeli türküleri de araya girerek, coşkulu bir alaturka müzik ziyafeti veriliyor. Atatürk, "Bir daha! Bir daha!" diyerek tekrarlatınca, Osman Pehlivan'ın "Paşam siz emredince dinliyorsunuz, ama bunları dinlemek isteyen binlerce insan var! "yakınmasına," Doğru söylersin Osman!" karşılığını veriyor." Hemen Radyo evine gidin ve fasıl yapın!" diye ekliyor.



Ercüment Behzatlar Radyoevi Müdürü'nü arıyor. Radyoevi Müdürü çok şaşırıyor ve yasağın kalktığına inanamıyor. Köşke telefon ediyorlar. Atatürk'ün emir verdiğini neden sonra öğrenip, ancak saat 23:00'te fasıl başlatıyorlar. Böylece, klâsik Türk musikisi üzerine konulan yasak, kısa bir aradan sonra tamamen kaldırılmış oluyor.



02.7. Yirmi günde opera!



(Cemal Oranda, "Atatürk'ün Uşağı İdim" 1973, s. 345)



Atatürk, Türk-İran dostluğunun gelişmesine büyük önem verirdi. Bunu İran Şahı Rıza Pehlevi'nin Türkiye'ye yaptığı ziyaret sırasında daha iyi anladım. Şahın geleceği kesinleştiği sıralarda Türklerle İranlıların soy ve kültür bakımından kardeş olduğunu, sırf bir mezhep savaşı yüzünden ayrıldıklarını belirten bir piyes yazılıp, bunun opera olarak oynanmasını istedi. Bunun için Münir Hayri Egeli'yi çağırıp gerekli emri verdi.



Ankara'da bütün müzisyenler seferber edildi. İstanbul'dan Nimet Vahit Hanım ve tüm orkestra, Ankara'dan Musiki Muallim Mektebi elemanları bulduruldu. İzmir'e gitmekte olan bestekâr Ahmet Adnan Saygun trenden indirilip Ankara'ya getirildi. Dördüncü gün operanın ilk besteleri provaya konuldu. Yirmi gün içinde "Özsoy” operası bitirildi. Atatürk provalara geldi. Ankara Halkevi binasının bir bölümü değiştirilerek özel bir daire haline getirildi. Her eşyanın yerini Atatürk kendi seçti. Bahçeye büyük ağaçlar getirildi ve dikildi. İşte "Özsoy" operası böyle meydana geldi. Hem de ne geliş. Yirmi günde yazılıp, bestelenerek, oynanması şartıyla. Üstelik başarıyla da oynandı ve Rıza Şah Pehlevi çok hoşlandı.



Aradan uzun bir zaman geçmişti. Atatürk, kısa bir zamanda yapılmasını istediği bir işi bir Bakandan isteyip de çeşitli mazeretler duymaya başlayınca: " Efendi sen ne söylüyorsun ! Biz yirmi günde opera yazmış, bestelemiş, oynatmış bir milletiz. Elverir ki, elebaşı davasına inansın!" diye çıkışıyor.



02.8. Güzel sanatlar ve sanatçılar için söyledikleri



Atatürk, çeşitli zamanlarda güzel sanatlar ve sanatçılar için övgü dolu sözler söylemiştir. Bu sözlerden bazıları aşağıda verilmiştir:



"Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur", 1923.



"Hayatta musiki lâzım mıdır? Hayatta musiki lâzım değildir. Çünkü, hayat musikidir. Musiki ile alâkası olmayan mahlûkat insan değildir. Eğer mevzu-u bahis olan hayat insan hayatı ise, musiki behemehal vardır. Musikisiz hayat zaten olamaz!", 1925.



"Sanayi-i nefiseyi ihmal eden dini biz kabul etmeyiz ", 1926. "Efendiler! Siz hayatınızda mebus olabilirsiniz ! Vekil olabilirsiniz! Hattâ Reisicumhur olabilirsiniz ! Fakat, hiç bir zaman sanatkâr olamazsınız ! Binaenaleyh bu çocukların kıymetini bilelim", 1927.



"İnsanlarda bir takım ince, yüksek ve temiz duygular vardır ki, insan onlarla yaşar. İşte o ince, yüksek, derin ve temiz duygulan en ziyade duyabilen ve diğer insanlara duyurabilen şairdir", 1928.



Devamı

Kurtuluş savaşının önderi Mustafa Kemal Atatürk hakkında pek bilinmeyen 30

özel madde...



1."ATA" LAFINI SEVMEZDİ



"Atatürk" lafını ilk kez donemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir konuşmasında

kullanmış, Mustafa Kemal de çok beğenerek soyadı olarak almıştı.Kendisine

"Ata" diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı.



2.EN SEVDİĞİ YEMEK



Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca en

sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi

ama cani istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi.



3.EN BÜYÜK HAYALİ DÜNYA TURUNA ÇIKMAKTI



Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki

çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi.



4.BAŞUCU KİTABI "ÇALIKUŞU"YDU



Binlerce kitabi vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayatı boyunca

hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri Güntekin'in ünlü

"Çalıkuşu" romanını hep yanında taşır, her gün rast gele bir yerinden acar,

birkaç sayfa okurdu.



5.KABUL SALONUNDAKI AT YAVRUSU



Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti. "Fox" adını verdiği köpeği,

Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki

bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla annesinin

Cankaya Kosku kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti.



6.TAM BİR SALON ADAMI



En sevdiği dans valsti. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu.Klasik Bati

müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.



7.GÖMLEKLERİNİN TÜMÜ BEYAZDI



Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçre`de özel

olarak dikilirken sonra yerli mali kullanma kampanyasına öncülük edebilmek

için Beyoğlu`nda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı.



8.DOLABINDA LACİIVERTE YER YOKTU



Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takım

giymeyi sevmezdi.



9.ÖLÇÜLERİ



Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının

ilerlemeye başlamasıyla 46'ya kadar düşmüştü. 43 numara siyah rugan

ayakkabı giyerdi.



10.RUMELİ ŞİVESİ



Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli

şivesiyle telaffuz ederdi.



11.HAZİN BİR HİKAYE



Hayatında bir donem çok önemli yer tutan Mustafa Kemal`in evlenmesinden

sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanim`in mezarının

nerede olduğu bilinmiyor.



12.CUMHURBAŞKANLIĞINDAN SIKILIYORDU.



Hayatinin çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak

geçirdiği yıllar ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok sevdiği

halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu.



13.PAPA`NIN TEMSİLCİSİNE ELBİSE



Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa

çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi Kemal Milaslı

eliyle bir koleksiyon hazırlattı.



14.KENDİSİ TIRAŞ OLMAZDI



Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz

odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini

sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı.



15.DÜZEN TAKINTISI VARDI



Evinde, çevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran eşyaları

düzeltmeden rahat edemezdi.



16.HOŞGÖRÜLÜ LİDER



Köylünün birinin gazete kağıdına sardığı tutunu içmeye çalışırken eli

yanmış, "Alin bunu kendi içsin" diyerek Atatürk`e küfretmişti. Mahkemeye

çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceğinize

doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi.



17.SİGARA PAZARLIĞI



Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr.Fissinger günde kaç

paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk "sekiz" demişti. Doktor bunu günde

bir pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap vermişti:

"Ben zaten bir paket içiyorum. Bundan sonra bunu sizin izninizle

yapacağım".



18."BU NASIL HALKÇILIK?"



Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün

milletvekillerinden bilet parası almamasına sasırmış nedenini

sormuştu.Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey

sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti.



19."LAİKLİK ADAM OLMAKTIR!"



İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya

geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini kürsüye

vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: "Adam olmak demektir

hocam, adam olmak!"



20.KURBANLARI BAĞIŞLARDI



Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz

böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi.



21.YABANCI DİLE MERAKI



Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca'yı sonraki yıllarda geliştirdi.

Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya Fransızca sözcükler de

eklerdi.



22.FASULYESİNE POKER



Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı. Oyun

sonunda kazandıklarını iade ederdi.



23.KAN GÖRMEYE DAYANAMAZDI



Cephelerde düşmanla göğüs göğüse savaşmış biri olarak en ilginç özelliği

savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı.



24.KULAKLARI DUYAN TEK KİŞİ



Fransız tarihçisi Herriot Ankara`ya geldiğinde Gazi`nin kulaklarının

duyuyor olmasına sasırmış anılarında bunu esprili bir dille anlatmıştı:

"T.C`de bir tane kulakları duyan kişi var onu da Cumhurbaşkanı yapmışlar".



25.BİR RİCASI BAŞ TACIDIR



Bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına rastlamış, "Hafız

Hanim benim hatırım için başındaki örtüyü acar mısın?" diye sormuştu. Kadın

bas örtüsünü açarak, Atatürk`ün önünde eğildi ve ellerini öptü.



26.BİLARDO VE YÜZME



Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo

oynardı.



27.EN BAŞARILI DERS



Eğitim hayatı boyunca en başarılı dersi matematikti. Pozitif bilimlere

ilgisi hayatı boyunca sürdü.



28.YAĞCILARA GEÇİT YOK



Yağcılara çok kızardı Bir aksam sofrasında kendisine gereksiz şekilde

iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti.



29.SON YILBAŞI GECESİ



1937`yi 1938`e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü

Aras ile bas basa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana

hediye etmişti.



30.KÖŞKTEKİ GÜVERCİNLİK



Kuşları çok severdi.Çankaya Köşkü`nde özel bir bakicinin ilgilendiği

güvercinliği vardı.

(alıntı)

17 Mayıs 2011 Salı

Bir Yaşam Dersi ....








Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.

Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu.

Hatta, bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile,

"Bu adam bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor?" diye.

Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep.

"Bomba gibiyim..."

Jerry, doğal bir motivasyoncuydu.

Yanındaki insanlardan biri o gün, kötü bir gündeyse,

Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni.

Bir gün Jerry'ye gittim. "Anlayamıyorum" dedim.

"Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan

olabiliyorsun? Nasıl başarıyorsun bunu?"



Her sabah kalktığımda kendi kendime;

"Jerry, bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü" derim.

Her zaman havamın iyi olmasını seçerim.

Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var.

Kurban olmak ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.

Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, yine iki seçimim var.

Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek.

Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim.

"Yok yahu" diye dalga geçtim. "Bu kadar kolay yani"

"Evet...Kolay..." dedi Jerry.

"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır.

Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin.

Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin.

Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin.

Yani sen hayatını nasıl yaşayacağını seçersin"

Jerry'nin sözleri beni oldukça etkiledi.



Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek

yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım.

Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi.

Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.

Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.

Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hala vücudundaymış.



Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.

"Nasılsın?" diye sorduğumda; "Bomba gibi" dedi.

"Bomba gibi"

"Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim.

"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.

Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim."

"Korkmadın mı? Şuurunu kaybetmedin mi?"

Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.

Bana hep "iyileşeceksin merak etme" dediler.

Ama acil servisin koridorlarinda sedyemi hızla sürerken

doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum.

Bu gözler bana "Bu adam ölmüş" diyordu.

"Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım"

"Ne yaptın?" diye merakla sordum.



Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak

"herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını" sordu.

'Evet' diye yanıt verdim.

"Var"

Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.

Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım;

"Benim kurşunlara alerjim var!.."

Doktor ve hemşireler gülmeye başladılar.

Tekrar bağırdım;

"Ben yaşamayı seçtim.

Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil"



Jerry, sadece doktorların büyük ustalıklari sayesinde değil,

kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı.

Yaşaması bana yeni bir ders oldu.

Hergün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız

ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim

ve herşeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu.



Bu yazıyı okudunuz.

Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek,

2. Yazıyı dikkate alıp saklamak, arkadaşlarınızla paylaşmak.



Francie Baltazar Schartz





Ben seçimimi yaptım. Siz değerli arkadaşlarımla paylaştım.



Ya siz?..."

14 Kasım 2010 Pazar

KUTLAMA

Herkesin kurban bayramını kutluyorum.Kazasız belasız bir bayram geçirmeyi temenni ediyorum.Ben bayram süresince yokum.........
Görüşmek üzere........

19 Ekim 2010 Salı

Boğaz köprüsü ilk açıldığı gün de sallanmıştı........

Evet boğaz köprüsünün ilk açıldığı gün de sallandığını ve yaya açılış töreninin kısa kesildiğini hayal meyal hatırlıyordum da acaba yanlış mı aklımda kalmış diye kendime sormadan edemedim.Araştırdım ve doğru hatırlamışım meğer...Aşağıdaki yazı başka bir sayfadan alıntıdır.Korkmaya ve bu kadar spekülasyona geek yok.O köprü ilk sallanmasından sonra hala 37 senedir ayakta.....






Köprünün açıldığı gün halk o kadar yoğun bir ilgi gösterdi ki, onbinlerce kişi aynı anda köprünün üzerinde Asya’dan Avrupa yakasına doğru ve bir süre sonra da her iki yakaya doğru karşılıklı yürümeye başladı (Köprüyü ertesi günü çalacaklar (!) ya, onun endişesi herhalde, “Aman köprünün başına bir şey gelmeden, bir an önce ben de üzerinden bir kere geçeyim bari” psikolojisi). Açılış şerefine araç yolundan da yayalara yürüme izni verilince, köprünün üzerinde yaya adımlarının çokluğu ve bu yoğunluğun homojen olarak köprünün tüm yüzeyine yayılması sonunda rezonans artışı had safhaya girerek, köprü salıncak gibi sallanmaya başlayınca, daha ilk günden köprümüz çökmesin korkusuyla, derhal yaya geçişine son verildiğini gazeteler günlerce yazdılar...(Gerçekten de lastik tekerlekli araçların geçişleri yerine onbinlerce adımın aynı anda zemine yaptığı darbesel etki, lastik tekerlekten çok daha fazla tehlikeye yol açar, salınım artmaya başlayınca da bunun sönümlenmesi oldukça zordur, hızla sallanan salıncağın uzun süre sonra yavaşlayarak durması gibi)... Hatta yanlış hatırlamıyorsam, gazetelerde şu örnek verilmişti: “Köprüden arka arkaya tanklar geçse o derece risk oluşturmaz ama, bir tabur asker uygun adımla köprüyü geçmeye çalışırsa, bu daha büyük tehlikedir.” Ayakların aynı anda yere vurması yüzünden...


http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=12604

30 Eylül 2010 Perşembe

Meslek isimleri neden kabuk değiştirdi

Meslek isimleri neden kabuk değiştirdi?
Sekreter değil de yönetici asistanı olunca daha mı karizmatik oluyor?
Ne kadar garson varsa,sorduğunuz zaman turizmciyim der oldu....
Peki kaç çeşit turizmci var?
Ya apartman görevlisi denilince ne anlarsınız?
Mağaza sorumlusu ne iş yapar?
Biz bunların anlamlarını çözene kadar sanırım bazı kesimler yeni isimler üretmeye başlayacaklar.....
Maksat kafa yormak,beyni alzheimerdan korumak için antreman yaptırmak.

20 Ağustos 2010 Cuma

NÜKTELER.....


Hayat Serüveni

Mahlukata ömür dağıtımı yapılıyormuş. Önce eşeğe sorarak başlamışlar.- Sana 60 yıl ömür veriyoruz, ömür boyunca itaat edeceksin, dayak yiyeceksin, sürekli çalışacaksın.

Eşek:- 60 yıl ömür bana çok fazla, bunun 35 yılını kesin, 25 yıl bana yeter. demiş. Kabul edilmis...Sonra sıra köpeğe gelmiş.

Köpeğe demişler:- Sana 30 yıl ömür veriyoruz. her an sadık olacaksın, ne verirlerse yiyeceksin, evleri bekleyeceksin.

Köpek:- 30 yıl ömür bana çok fazla. Bana 15 yıl yeter. 15 yılını kesin demiş, kabul edilmiş...

Sonra sıra maymuna gelmiş.

Maymuna demişler:- Sana 20 yıl ömür veriyoruz. Ömrün boyunca şaklabanlık yapacaksın, daldan dala atlayacaksın insanları eğlendireceksin...

Maymun:- 20 yıl ömür bana çok fazla 10 yılını kesin bana 10 yıl yeter. demiş. O da kabul edilmis...

Sıra insana gelmiş.

İnsana demişler:- Sana 20 yıl ömür veriyoruz. Her şeyin sahibi sensin herkes sana itaat edecek..!

İnsan:- "20 yıl ömür bana çok az, şu 20 yıla eşeğin almadığı 35 yılı, köpeğin almadığı 15 yılı ve maymunun almadığı 10 yılı ekleyelim" demiş. Kabul edilmiş.İşte bu yüzdendir ki insanlar 20 yıl insan gibi yaşadıktan sonra; 35 yıl Eşekler gibi çalışıp emekli olur, 15 yıl köpek gibi evi bekler. Son 10 yılını da maymun gibi şaklabanlık yapar torunlarını eğlendirir...


AT NALI UĞUR GETİRİR Mİ?

Kadıköy Camiinde vaaz vermekte olan Osman Demirci Hoca'ya:

- Hocam, diye sormuşlar. At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi?

- Demirci Hoca:

- Zannetmiyorum, diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var ama, bütün gün kamçı yiyip duruyorlar.






ÖLÜM NEDİR?

Talebelerinden biri, Konfüçyüs'e:

- "Ölüm nedir?" diye sorduğunda,

Konfüçyüz'ün cevabı şu olmuş:

- Hayat hakkında ne biliyorsun ki, sana ölümden bahsedeyim.




ZOR AMA GÜZEL

Cüneyd-i Bağdâdî'ye: "Sabır nedir?" diye sorduklarında şu cevabı vermiş:

- Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır.


Uğursuzluk
Avcı Sultan Mehmet bir gün adamlarıyla beraber akşama kadar bir keklik bile vuramaz. Bunun sebebini de, sabahleyin gördüğü bir dervişin uğursuzluğuna bağlar. Solaklara seslenir. Saraydan çıkarken, şu şu tipte, sivri külahlı, sırtı kambur birinin önünden geçtiğini söyler ve hemen bu adamı bulmaları emrini verir. Tarife göre Bektaşi babalarından ayyaş Hamza Babayı yaka paça huzura getirirler.Sultan:

- Bre uğursuz, nabekar! Bugün sabahleyin karşıma çıktın. Bu yüzden akşama kadar bir ava rastlayamadım. Bu ne uğursuzluktur. Vurun kellesini...Bektaşi bakar ki kelle elden gidiyor. Son bir dileğini açıklamak için söz alır:

- A devletlim siz beni gördünüz bir keklik vuramadınız. Ama insaf ediniz, benim de bugün ilk gördüğüm sizdiniz ve kellemi kaybediyorum. Söyleyin, uğursuzluk hangimizde!"












2 Nisan 2010 Cuma

zihnin gücü


Nick adinda bir demiryolu isçisinin öyküsü bu.
Nick güçlü, saglikli bir isçi, manevra sahasinda
çalisiyor.Arkadaslariyla iliskisi iyi ve isini iyi yapan güvenilir bir
insan. Ne var ki,kötümser biri, her seyin kötüsünü bekler ve basina kötü
seyler geleceginden korkar.

Bir yaz günü, tren isçileri, usta basinin dogum günü nedeniyle
bir saat önceden serbest birakilirlar. Tamir için gelmis olan ve manevra
alaninda bulunan bir sogutucu vagonun içine giren Nick, yanlislikla
içerden kapiyi kapatir, kendini sogutucu vagona kilitler. Diger isçiler Nick'in
kendilerinden önce çiktigini düsünürler. Nick kapiyi tekmeler, bagirir, ama
kimse duymaz, duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldigi bir ortamda
oldugu için pek kulak vermezler. Nick burada donarak öleceginde korkmaya
baslar. Eger burada çikmazsam, burada kaskati donacagim, diye düsümeye
baslar. Içerde yarisi yirtilmis bir karton kutunun içine girer. Titremeye
baslar. Eline geçirdigi bir kagita karisina ve ailesine son düsündüklerini
yazar : Çok soguk, bedenim hissizlesmeye basladi. Bir uyuya bilsem! Bunlar
benim son sözlerim olabilir.?

Ertesi günü sogutucu vagonun kapisini açan isçiler, Nick'in donmus
bedenini bulurlar. Üzerinde yapilan otopsi, onun donarak öldügünü
göstermektedir. Fakat bu olayi olaganüstü yapan, sogutucu vagonun sogutma
motorunun bozuk ve çalismiyor olmasiydi. Vagonun içindeki isi 18°C idi, ve
vagonda bol hava vardi.Nick'in korkusu, kendini gerçeklestiren bir kehanet
olusturmustu.

Korkularinizin esiri olmayin.